Warhammer Gaming Rejects RP community
 
HomeCalendarFAQSearchMemberlistUsergroupsRegisterLog in

Share | 
 

 Nothing to see here

View previous topic View next topic Go down 
AuthorMessage
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Nothing to see here   2015-06-20, 13:44

Değerli okuyucu, okuduğun harflerin yazarı, Harondorlu Largus oğlu Jarvus. Ölümün ötesinde olmak istiyorum, ve bir insan için bunun tek yolunun isimle mümkün olabileceğini anladım. Eğer ölürsem, hala konuşabilir ve cevap verebilir olacağım. Ben yazdığım kitaplarım. Değerli okuyucu, şimdiyse "Hayat hikayen nedir?" sorusuna cevap vereceğim bu kitapta. Ama biraz daha önceden başlayacağım. Babam Haradrim bir tüccardı, zekiydi ve yakışıklıydı. Barad Harn diye bir balıkçı köyünde köylülere misina yapmaları için gereken ipliklerden satmaya gittiğinde annem Desrys ile tanışmış. Birbirlerinden hoşlanmışlar, hatta babam bir süre daha annem ile vakit geçirebilmek için günler öncesinden yetiştirmesi gereken bir malın teslimatını bile ertelemiş. Bu sırada annem ve babam birbirlerine ne kadar uyumlu olduklarını farkedip evlenmeye karar vermişler. Bunun üzerine babam doğruca annemin babasına gidip annemi eşi olarak almak için izin istemiş. Annem Gondorluydu, bu yüzden dedem tek kızı olan annemi bir Haradrim'e vermek istememiş. O sıralar Gondorlular ile Haradrimlerin arası oldukça açıktı, evlilik söz konusu bile olamazdı. Bu yüzden annem ve babam anlaşıp, gece vakti gizlice kaçmışlar ve babamın Amon Eithel'deki şehrindeki evine yerleşmişler. Birkaç yıl içinde de ben doğmuşum.
Ailemin tek çocuğu olarak büyüdüm ben, bu da beni annemin ve babamın gözünde daha değerli yaptı. Bana her şeyin en iyisini vermeye çalıştılar. Güzel elbiseler, ve rengarenk oyuncaklar. Ortalamanın üzerinde bir yaşamımız vardı. Beni Amon Eithel Akademisine gönderdiler, annem bürokrat olup gelecekte Gondor'da çok önemli yerlere gelmemin hayalini kurardı beni her akademiye uğurlarken. Orada derdimi anlatabilecek kadar Rohirric öğrenmiştim. Rohirric öğrenirken canım çok sıkılırdı, "Ne yapayım ben at gibi kişnemeyi öğrenip?" diye dalga geçerdim derste. Oysa ki gelecekte bu kadar ihtiyaç duyacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Akademide sadece birkaç arkadaşım vardı, bu benim sosyal yanımı köreltti, ancak derslerime daha çok kapanmamı sağladı. Okumak ve yazmaktan çok hoşlanırdım, bunu farketmiş olan babam ticaret seyahatlerinden dönünce çoğu Dol Andrast, Minas Tirith ve Calembel'de yazılmış bir sürü kitap getirirdi, kitapların kalınlığına ve sayısına rağmen babam bir sonraki iş seyahatinden dönene kadar kitapları bitirirdim. Bu beni bilgi ve kültür sahibi bir insan yaptı.
Ben bir Harnist olarak büyüdüm. Harnizm çok tanrılı bir dindir, Arome-av tanrısı, Ishtra-aşk tanrıçası, Kesht-adalet tanrıçası, Kessem-büyü tanrısı, Khäz-gramaze, gecenin yılan tanrısı, Lilis-bereket tanrıçası, Makusset-ölüm ve kehanet tanrısı, Malikiam-deniz tanrısı. Ben on altı yaşına basınca, babam bir gün beni alıp bir zevk evine götürdü. Babamın oraya Rhûn'den gelen şu uyuturucu otlardan satmak için anlaşmak için uğradığını, kısa süre sonra ayrılacağımızı düşünüyordum, yanıldım. Babam ev sahibine sadece büyük kese altın verdiğini gördüm, baştan anlamadım, kısa süre sonra da düşünmeme gerek kalmadı. Bir görevli bizi bir kapıya getirdi, kapı daha açılmadan önce babam omzuma yavaşça vurdu ve "İçeride keyfine bak, beni tavernada bulursun." dedi ve çıkıp gitti. Bu bir Haradrim geleneğidir ve erkekliğe adım atmanın sembolüdür. Ama yaşadıklarım, çoğu Haradrim gencinin asla tecrübe edemeyeceği büyüklükte bir şeydi. Babam çıkınca görevli suratında tuhaf bir gülümsemeyle kapıyı açtı ve beni yavaşça içeri itip kapıyı arkamdan kapadı. Kapı kapanınca beş tane yarı çıplak kız perdelerin içinden ortaya çıktı. Başta öylesine heyecanlandım ki, kalbim gerçekten yerinden çıkacakmış gibi hissettim. Ayak ve el parmak uçlarım resmen buz kesti. Tir tir titredim. Ama kızlar beni duruma alıştırıp rahatlattılar. O saatler hayatımda yaşamış olduğum en eğlence ve zevk dolu saatlerdi. Annem babamın bu yaptığına çok kızdı. Onun dininde böyle bir şeyi engelleyen bir yasak da yoktu. Ancak onun doğduğu yerin kültürel yapısı bunu çok büyük bir ahlaksızlık olarak sayar nitelikteydi. Bunu bir daha yapmamamız için annem bizden söz istedi, biz de verdik ve tuttuk.
Aradan ya iki ya üç yıl geçmişti, annem memleketini ve ailesini çok özlemişti, onları görmek istiyordu. Babam da onun gönlünü yapmak üzere üçümüzü de Barad Harn köyüne götürmeye karar verdi. Çok heyecanlıydım, ilk defa babamla bir yolculuğa çıkıyordum. Yolculuğumuz güzel geçiyordu, hava güzeldi, yolda karşımıza çıkıp bizi soymaya kalkacak eşkiyaların varlığı da çok düşük bir ihtimaldi. Buna rağmen babam iki Haradrim korumasını yanına almıştı. Yolun çoğu bitmişti, şimdi Barad Harn ile aramızda kalan tek şey uzunca, iki tarafı dağlık bir vadiydi. Günün sonuna doğru vadinin çıkışına yakın bir yerde olmadık yerlerden ellerinde kılıç ve hançer tutan köylüler çıkıp önümüzü kesti. Onlar belirir belirmez babam ve iki koruması kılıçlarını çekti. Babam hızlıca elime bir kısa kılıç tutuşturdu ve bir şey olursa kullanmaktan çekinmememi söyledi. Annem de belindeki hançere sarılmıştı ve endişe dolu gözlerle köylülere bakıyordu. Onu ilk defa böyle görmüştüm, ve inan bana değerli okuyucu, hiç de hoş değildi. Köylülerin içinden biri çıktı ve konuşmaya başladı. Anlattıklarına göre bizim vadiye girdiğimizden beri takip etmişler, sonra annem ve babamı tanıyınca toplanıp bizi kıstırmışlar. Dedem annemi, henüz babamla kaçmadan önce, Barad Harn'ın otoritesini elinde bulunduran aileye vermeyi düşünmekteymiş, pek de hoş insanlar oldukları söylenemezdi. Babamın annemi kaçırmasını bir namus meselesi saymışlar ve mesele büyümüş. Bir süredir de babamın izini takip etmektelermiş. Hatırladığım kadarıyla on bir kişilerdi. Konuşmayı yapan kişinin hücumuyla diğerleri de üzerimize saldırdı. Babamı ilk defa kılıç kullanırken o zaman görmüştüm. O güne kadar şefkati ve cömertliğiyle tanıdığım babam, şimdi gözlerimin önünde ölüm saçan bir caniye dönüvermişti. Babam ve korumalarının iki kılıç darbesiyle yere dört gövde birden yığıldı. ama gerisi çetincevizdi, o kadar kolay düşmediler. Ben tüm bunlar olurken elimdeki kısa kılıca sımsıkı sarılmış olanlara inanmaya çalışıyordum. Birden aklıma annem geldi, arkamda duruyordu, hala orada mı diye kontrol etmek geldi içinden. Dönüp baktım, ah, Makusset'e şükür ki onun canına henüz dokunmamıştı. Malesef bu düşüncelerim uzun sürmedi. Kanlılardan biri sinsice anneme doğru elinde bir bıçakla yaklaşmaktaydı. "Hayır!" diye bağırdım, bağırmamla annem arkasını döndü ve elindeki hançeri savurdu. Adamın kulağının yarsı kopup yere düştü, ama bu onu sadece kızdırdı. Annemin sağ kolunu kavradı ve elindeki bıçağı tüm gücüyle annemin karnına sapladı. Çıkardı, yine tüm gücüyle sapladı. Sapladı ve sapladı, ta ki annemin dizlerinin bağı çözülüp o yere düşene kadar. Annemin kanlar içindeki cansız bedeni soğuk toprağa düştü. O yerdeyken adam bir de tekme attı. Bağırdım, gözüm döndü, adamın üzerine koştum ve elimdeki kısa kılıcı ona doğru tutarak üzerine zıpladım. Adam şaşkınlığını üzerinden atamadan altımda kaldı. Sanırım kılıcı midesine saplamıştım. Annemi öldüren kişiden intikam almıştım, evet yapmıştım, ancak bu acımı dindirmedi, birinin hayatına son vermek canımı daha da yaktı. Midem bulanıyordu, ağlıyordum sanırım.
Annemin ölümünden sonra babam bir daha hiç eskisi gibi olmadı. Ticareti bıraktı, parasını pulunu tavernalarda savurmaya başladı. Nadiren gülümsedi, nadiren konuştu. Annemin ölümünden ben de etkilenmiştim, ancak babama olanlar benimkine göre bir şey sayılmazdı. Galiba eş kaybetmek, anne kaybetmekten daha acı. Zamanında babamın da annesi öldü, evet, ancak toparlanmasına yardımcı olacak bir eşi vardı, ama artık eşinin ölümünden sonra toparlanmasına yardım edecek kimse yoktu. Sanırım bu yüzden babam daha çok etkilendi. Ama ya ben? Peki beni teselli eden ne vardı? Adı Silda'ydı, güzelim Silda. Daha önceden gizli gizli görüşüyorduk, eğer ailesi fark edecek olursa onu cezalandırabilirdi. Beni o teselli etti, henüz evli değildik ama yine de onunla birlikte olmak içimdeki burukluğu biraz olsun rahatlatıyordu. Babam, gece gündüz demeden tavernada olduğundan ve eve nadiren  ne durumda olduğumu görmek için uğradığından artık Silda ile evde rahatlıkla vakit geçirebiliyordum. Bu bir süre böyle devam etti. Ta ki Silda'nın küçük kardeşi onun gizli gizli nereye gittiğini öğrenmek için onu benim evime takip edene kadar. Kardeşi bunu hiç beklemeden Silda'nın babasına haber vermiş. Silda gelmeyince ben onun evine gittim ve babasının ona tokat attığını gördüm. Konuşmaları dinledim, babası Silda'ya onu Amon Eithel'in Baronunun oğluyla evlendirmek niyetinde olduğunu, böyle aptallıkların onun başına iş açacağını ve onun evden çıkışını yasaklayıp, odasını daha önceden penceresine tırmanıp onunla görüştüğüm odadan taşıyıp, iç kısımda kalan bir odaya taşıyacağını söyledi. Öfkelendim, Silda'nın kardeşini bulup yaptığını ona ödetmek istedim, ancak bu işleri daha da karıştırırdı. Onun yaptığının bedelini tanrıça Kesht'e bıraktım ve bir çare aramaya başladım. Aklıma babamın yaptığı gibi onu kaçırmak geldi, ama nereye kaçıracaktım, hele ki babamı bir başına bırakıp? Ama onunla ilgilenmek neyi değiştirirdi ki? Zaten eve uğramıyor, sahip olduğu para tavernadan başka bir yere akmıyordu. Kararımı vermiştim, Silda'yı Belfalas'a kaçıracaktım. Şimdi ihtiyacım olan şey, iyi bir plandı.
Üzerime tanınmamak için daha önce belki hiç giymediğim av kıyafetlerimi ve başlıklı pelerinimi giydim. Yanıma iki parça demir çubuk aldım, eğer karşıma bir kilit çıkarsa bu beni durdurmayacaktı. Yapacağım ilk şey gece yarısından sonra Silda'nın evine girip odasını bulmak ve onu kaçırma planımı anlatmak olacaktı. Silda'nın ailesi bizim gibi Amon Eithel'in zengin sayılabilecek ailelerdendi, evleri de bir köşktü, kalabalık bir aileydiler. Ben daha hazırlanırken dışarıdan birinin yüksek sesle baronun oğlu ve Silda'nın iki gün sonra büyük bir şölenle evlendirileceğini duydum, benim Silda'm ile. Buna asla izin veremezdim. Tanrıça Ishtra'ya beni Silda'mdan ayırmaması için gece yarısına kadar dualar ettim. Nihayet vakit gelmişti. Köpeklerin bile uyukladığı bu yaz gecesinde artık sokaklarda kimse kalmamıştı. Evin arka kapısından çıktım, ve etrafımı gözetleyip dinledim. Etrafta nöbetçi olmadığına kanaat getirince Silda'nın evine doğru yürümeye başladım. Benimkiyle Silda'nın evi arasında uzanan sokak dümdüzdü. Yürüdükçe düşüncelere daldım. Birdenbire zırhlı nöbetçilerin ayak sesleri beni ayılttı. Yan sokaktan nöbet formasyonunda ortaya çıkıverdiler. İrkilmemin bana sağladığı refleks ile hemen yanımdaki fıçıların arasına yattım. Beni görmeden geçip gittiler. Bir dahakine bu kadar hazırlıksız olmamak için kendimi ayık tutmaya çalıştım. Yolun sonuna gelmiştim, ilerideki köşeyi döner dönmez Silda'nın evine varacaktım. O köşeye geldim, kafamın ucunu köşeden çıkardım ve kontrol ettim, Silda'nın evinin etrafında Amon Eithel nöbetçileri vardı. Ama bu beni durduramazdı, sadece yolumu uzatacaktı. Sessizlik içinde en yakında gördüğüm çatısı alçak bir eve tırmandım. Gerisi kolaydı, ama kiremitlere ses çıkarmadan basmak oldukça zor bir işti. Yavaş yavaş, dikkatle Silda'nın evine yaklaştım. Tek yapmam gereken yeterince uzun ve sessiz bir sıçrayıştı, gerildim ve zıpladım. Yeterince iyi bir sıçrayış olmamıştı, çatıdaki korkuluğa tutunamasaydım da az daha düşecektim, ve bir kiremit de aşağı düşmüştü. Kiremidin düştüğü yerdeki iki nöbetçi kafalarını yukarıya çevirdiler, seslerini duyabiliyordum, haber vereceklerdi. Tam birisi ayrılırken, birkaç metre ötemdeki iki kedi çığlıklarla birbirini tırmaladılar, böylelikle kiremidi düşürenlerin kedi olduğunu düşünüp haber vermekten vazgeçtiler. Korkuluğa tutunarak kendimi çektim ve balkon kapısından içeri girdim.
İçeride kimse uyanık değildi. Koridor başlarında bulunan lambaların verdiğinden başka da güçlü bir ışık kaynağı yoktu. Silda'nın odası iç taraftaydı, bu yüzden dışarıya bakan bütün odaları es geçecektim. Karşıma çıkan ilk içe dönük kapıya yaklaştım, kapı aralıktı. Yavaşça, ses çıkmaması için kapıyı iki taraftan da kavrayarak ittim, içeride sadece küçük çocuklar vardı, geri kapattım. Başka bir kapıya geldim, kapıya yaklaştım. Bu sefer içeriden kısık konuşma sesleri duydum. Duyduklarımdan anladığım kadarıyla o iki kişi Silda'nın annesi ve babasıydı. Annesi, Silda'nın gelecekteki mutluluğundan şüphe ettiğini söylüyordu, babasıysa Silda'nın evliliğinin ona çok önemli makamlar kazandıracağını söyleyip karısına kızıyordu. Adımlarımı yavaşlatarak geriye kalan son kapıya geldim, kapıyı dinledim, ses yoktu. Kapının mandalını çok yavaş bir şekilde çevirdim ve kapıyı sessizce açıp içeri baktım. Silda'm oradaydı. Ama karşı tarafında yaşlı bir kadın yatıyordu. İçeri bir kediden daha sessiz bir şekilde girdim ve kapıyı kapattım. Yavaşça yaşlı kadına doğru yürüdüm. Bu, Silda'nın dadısı olmalıydı. Ani bir hareketle bir elimle bağırmaması için ağzını kapadım, diğeriyle de şah damarını kavrayıp sıktım. Kısık kısık inledi ve direnç gösteremeden bayıldı. Sonra yine yavaş adımlarla Silda'nın yatağına yürüdüm ve diz çöktüm. Kısık sesle ona birkaç defa seslendim. Sonunda gözlerini araladı. Beni görünce gözleri açıldı ve kısık sesle bağırırcasına adımı söyledi. Dudaklarına yapışıp onu uzunca öptüm. Ona, onu kaçıracağımı, ertesi güne bir bohça içinde eşyalarını hazırlamasını, evin avlusuna saklamasını, karanlık bastığında onu kaçırmaya geleceğimi söyledim. Ağlamaya başladı, sessiz olmasını söyledim ve neyi olduğunu sordum. Bana bir şey olabileceğinden korktuğunu, eğer yakalanırsa kim bilir nasıl cezalandırılacağımı söyledi. Ona her şeyi göze aldığımı ve hesapladığımı söyleyerek avuttum. Doğrulduğu yerden onu yatırdım, saçını okşadım, kokladım ve öptüm. Yorganını üzerine çektim ve odadan yine aynı sessizlikte ayrılıp kapıyı çektim. İçeriden Silda'nın ayılan dadısının telaşlı sesini duydum, bir adamın gelip onu boğmaya çalıştığını söyledi, Silda ise bunun sadece bir kabus olduğunu, dadısının uyurken sesler çıkardığını söyledi ve yaşlı kadını sakinleştirdi. Yavaş adımlarla geldiğim balkondan dışarı çıktım. Metal çubuklara gerek olmamıştı. Balkona geçtiğim çatı daha aşağıda kaldığı için kolaylıkla karşı çatıya geçtim ve biraz daha dolambaçlı bir yoldan evime geri döndüm.
Sabah uyanır uyanmaz yol azığını hazırlamaya başladım. Yiyecek seçerken lezzetten ziyade, tok tutan peksimetlerden aldım. Yer yatağı için malzemeler, üç meşale, kav kibrit, babamın kılıcı, annemden kalan bir kolye, üç parça kıyafet ve iki kese dolusu altın aldım. Azık çantasını sırtıma atıp ağıla gittim. Babamın hala içki parası için satmaya kıyamadığı o siyah atımız Karayele ağılın en sonundaki bölmede duruyordu. Mahsun bakışlarla kafasını bana çevirdi. Yanına gittim, azığı kenara koydum ve Karayele'nin başını okşadım. "Bu gece karanlıktan daha hızlı olacaksın dostum." dedim. O sırada babam ağıla girdi, azık çantasını gördü. Nereye gittiğimi sordu, ben de tavernadan kafasını çıkarıp son olayları duyup duymadığını sordum. Baronun oğlunun evlendiğini söyledi. "O benim Silda'm." dedim. Tıpkı onun yıllar önce annemi kaçırdığı gibi benim de Silda'yı kaçıracağımı söyledim. "Yıllar önce ben de annenle beraber kaçıp evlenmiştim. Ama bak gör, sonunda ne oldu? O artık yanımızda değil. En kötüsü de, bunların hepsi, benim Barad Harn'ın en güçlü ailesini aşağılamış olmam yüzünden oldu. Sense bundan çok daha büyük bir işe kalkışmak üzeresin, oğlum. Soylu bir aileyi aşağılamanın bedeli çok daha büyük olacaktır. Soyluların kolları senden her zaman bir adım öteye uzanır. Seni durduracak değilim, durdurabileceğimi de sanmıyorum zaten. Bunu yapmadan önce iyi düşün." Babama benim için yapmış olduğu her şey için teşekkür ettim, ancak artık kararımı verdiğimi ve bunun geri dönüşü olmadığını söyledim. Son kez sarıldım, bir daha onu görebileceğimi zannetmiyordum, zaten aşırı içki içki içmek onu oldukça hasta etmişti. Azık çantasını Karayele'ye yükledim, biniş takımlarını yerleştirdim ve bir miktar tahıl alıp dizginlerinden çekerek onu ağıldan dışarı çıkardım. Karayele'yi, Şehrin dışında, gece karanlığında bulunabilecek, kapıya yakın bir yere saklayacaktım. Amon Eithel orta yükseklikte surlarla çevrili bir şehirdir, dört kapısı vardır. Karanlık tüm gökyüzünü kapladığı zaman kapılar kapatılır. Bu yüzden atla çıkış yapma imkanı yoktur. Karayele'yi şehirden dışarı çıkardım, surların görmediği bir yere geldim ve bir çalılığın içine görünmeyecek şekilde bağlayıp eve geri döndüm. Eve gittiğimde yanıma babamın eskiden ticari anlaşmalarda kullandığı zehirlerden seçip alacaktım. Aradığım zehrin tesiri yavaştır, birkaç saat içinde etkisini gösterir. Algıyı yavaşlatır ve zehirlenen kişi bir şeyi reddetmekte zorlanır. Bu zehri evdeki en yıllanmış kırmızı şarabın içine katacak, şehir kışlasındaki gece devriyesindeki askerlere hediye edecektim. Bir kadeh bile yeterli olabilirdi. Ama bulmak hiç de kolay olmamıştı. Zehri şaraba kattım ve doğruca şehir kışlasına gittim. Kapıdaki nöbetçiler önce beni içeri almadılar, ama fikirleri onlara ödenen miktarın yanında değerli sayılabilecek kadar "hediye" vermemle değişti. İçeri girdim ve gece vardiyasında olanların yatakhanesine girdim. Önce biraz tuhaf karşıladılar, onlara götürdüğüm yıllanmış şarabı görünce minnettar oldular tabi. Böyle bir iyiliği neden yaptığımı sormadılar bile. Eve geri döndüm. Geçen gece giydiğim av kıyafetlerimi giymiştim. Yanıma bir de halat aldım, bunu surdan aşağı inmek için kullanacaktım. Her ihtimale karşı da, babamın Rhun'den getirdiği bir hançeri yanıma aldım. Şimdi tek yapmam gereken, karanlığı beklemekti.
Ayıltıcı bir ilaç aldım, mantar tıpayı açıp tüpü kafama diktim. Tadı iğrençti, birkaç kez öksürttü. Tüpü masaya gelişigüzel bıraktım, devrildi ve biraz yuvarlandı. Eğer bir yan etki göstermezse bu ilaç zihnimi açacak, görüşümü ve duyma yeteneğimi biraz olsun arttıracaktı. Artık hazırdım. Odamdan çıkarken maymuncuk olarak kullandığım iki metal çubuk gözüme ilişti. ikisini ayrı ceplerime koydum ki ses çıkarmasın. Evin kapısındaydım, sanki kapıyı açsam karşımda Silda'yı bulacakmışım gibi geliyordu. Kalp atışlarım hızlanmıştı ve üşümeye başlamıştım, bu ilacın etkisini gösterdiğinin bir işaretiydi. Dışarı çıktım. Gece nöbetindeki askerlerin iyi gelirleri yoktur, bu yüzden onlara götürdüğüm iyi şarabın varlığından haberdar olan herkes ondan en az yarım kadeh almış olmalıydı. Silda'nın evine doğru, sokağın kenarından, etrafa baka baka ilerlemeye başladım. Karşıdan dört kişilik bir devriye grubu geliyordu, hemen bir kapı eşiğine geçtim ve yere çömeldim. Sallana sallana ve yavaş yürüyorlardı, bu zehrin onları etkilediğini gösteriyordu, nadiren etrafa bakıyor ve genellikle adımlarına dikkat etmeye çalışıyorlardı. Onlar geçince yoluma devam ettim. Yine o alçak çatılardan birine geldim ve tırmandım, kiremitlerin üzerinde sessizce yürümeme rağmen adımlarım bana çok gürültülü geliyordu, bu yüzden daha yavaş ve sessiz yol aldım. Sonunda Silda'nın evinin o balkonunun karşısındaki çatıdaydım. Bu sefer gözüme birkaç metre ötede bir tahta plaka çarptı, gidip aldım ve balon ile çatı arasına rampa olarak yerleştirdim. Adımlarımı rampanın başına ve sonuna koyarak ilerledim, biraz gevrekti, çıtırtı sesleri gelmişti ve bu da beni korkuttu. Korkuluğun arkasına geçip balkon kapısını açmaya çalıştım, kapı bu sefer kilitliydi, Metal çubukları çıkardım ve maymuncuk olarak kullanarak kapının kilidini açmaya çalıştım. Çok gürültü yaptığım hissi beni terletiyordu. Yaklaşık yarım dakika içinde kilidi açmayı başardım. Yavaş yavaş Silda'nın odasına yürüdüm. Kapı aralıktı, ilk önce kafamı kapıdan içeri soktum ve Silda'nın dadısına baktım. Horluyordu. İçeri girdim, Silda ben içeri girince ilk önce yattığı yerde arkasını döndü, beni görünce yataktan çıktı ve ayağa kalktı. Yanına gittim ve birkaç saniye öpüştük. Dadısının yemeğine uyku ilacı kattığını söyledi. Hemen üzerine kalın şeyler giydi ve yatağının altından hazırladığı bohçayı çıkardı. Neden bahçeye saklamadığını sorduğumda evdeki çocukların bunu fark edeceğinden endişe ettiğinden yapmadığını söyledi. Aslında bunu yapması benim planımdaki bir hatayı örtmüştü. Parmak ucunda yürüyerek balkona gidip balkon kapısını kapadık. Silda çizmelerini giydi. Karşıya ilk önce ben geçtim. Silda bohçasını bana attı, yakaladım ve kenara koydum. Yavaşça bacaklarını korkuluğun arkasına geçirdi. Bir eliyle korkuluğa tutunup, bana elini uzatıp, tahta plakanın tam ortasına adım attı ki, plaka tam ortasından kırıldı. Son anda elini yakalayabilmiştim. Tahta parçaları uyumakta olan bir nöbetçinin tam önüne düştü, adam panikle Silda'nın çığlığına ve tahta sesine uyanıp önündeki tahtalara baktı. Tam kafasını yukarı çevirirken Silda'yı yanıma çektim. Nöbetçi kalktı ve diğerlerine haber vermeye gitti. Silda'ya sarıldım ve ses çıkarmaktan sakınmadan hızlı hızlı ilerledik. Alçak bir çatıya geldiğimizde aşağı atladım ve Silda için kollarımı açtım, kucağıma atladı ve surlara doğru koşar adımla devam ettik.
Surlara geldiğimizde yavaşça taş merdivenleri eğilerek çıktık. Birkaç merdiven kala kafamı çıkardım ve surun üzerine baktım. Sağımızda ve solumuzda on metre arayla iki asker surun ötesini izliyordu. Belimde haladı çıkardım ve genişçe bir kement yaptım. Tekrar kafamı çıkardım ve surdaki en yakın mazgala attım, ıskaladım. Daha uzağa atmalıydım. Kemendi genişlettim ve daha güçlü fırlattım, bu sefer mazgala dolandı. Yavaş yavaş çekerek kemendi sıktım. Şimdi tek yapmamız gereken, o iki askere görünmeden surdan halat yardımıyla inmekti. Ama bu imkansızdı. Birkaç saniye düşündüm ve aklıma bir fikir geldi. Silda'dan sırtıma binmesini ve bir elini koltuk altımdan, diğer elini de omzumdan birbirine kavuşturmasını, asla çığlık atmamasını ve sıkı tutunmasını istedim. Yaptı. Haladı iki elimle sıkıca tuttum ve sura çıkıp mazgalların arasından aşağı atladım. İp sayesinde çeyrek daire çizdim ve yavaş yavaş kendimi aşağı salmaya başladım. Elimdeki eldivenler, halatın elime zarar vermeden kaymasını sağladı. O sırada askerlerden biri diğerine alarmı çalmasını söyledi ve kılıcını çekip halada vurdu, ıskaladı. Yere iyice yaklaşmıştık ki, asker kılıcıyla tekrar halada vurdu ve bu sefer kesmeyi başardı. İki metreden yere düştük, neyse ki altta kalan bendim ve Silda'ya zarar gelmedi. Bense biraz sızıyla kurtuldum. Silda ile el ele tutuştuk ve Karayele'yi sakladığım yere doğru koşmaya başladık. Karayele'ye vardığımızda uzaktaki atlıların meşaleleri belirmişti bile. Silda'ya ata binmesi için ellerimle ayağına destek verdim, arkasından ben de binip Karayele'yi dehledim. Karayele hem hızlıydı, hem de siyahtı, bu bizi gece takip etmelerini engelledi. İzleri şaşırtmak için ilk önce doğuya at sürdüm. Nehre varınca Karayele'nin başını kuzeybatıya çevirdim ve şafağa doğru kuzeydeki Emyn Laer tepelerine ulaştık. Silda sırtıma sarılmış bir şekilde uyumuştu çoktan. Kuru ve ufak bir mağara buldum. Karayele'den indim ve onu dikitlerden birine bağladım. Azıktan yer yatağını çıkardım ve kurdum, Silda'yı kucağıma alıp yer yatağına yatırdım. Etraftaki söğüt ağaçlarının kabuklarından bolca topladım ve bunlarla ateş yaktım, bu ateş duman çıkarmayacaktı ve akrep gibi haşereleri uzak tutacaktı. Bu tür işlerim bitince Silda'nın yanına uzandım ve ona sarılarak uykuya daldım. Gerçekten çok yorulmuştum. Amon Eithel gelinsiz bir düğün uyanacaktı. Bu baronun hiç hoşuna gitmeyecekti.
Karayele'nin sesiyle uyandım. Doğrulup ona baktım, huzursuz görünüyordu, 'kalkıp kontrol etmeliyim' dedim kendi kendime. Silda'nın yanından kalktım, onun üzerini örttüm ve kılıcımı alıp mağaranın çıkışına doğru sessizce yürümeye başladım. Her şey normal görünüyordu tabi, ben de bunun verdiği rahatlıkla gelişigüzel mağaradan çıktım. Etrafıma bakım temiz havayı derin derin içime çektim. Sağ tarafımdan bir tıkırtı geldi, dönüp baktım, sadece bir keçiydi. Tam rahatlayıp mağaraya yöneleceğim sırada üzerime bir ağ atıldı, dört bir yanımdan çöl eşkiyaları fırlayıverdi. Ben ağı üzerimden atmaya uğraşırken Yüzüme sağlamca bir yumruk yedim ve yere yığıldım. İki kişi mağaranın içinden Silda'yı kollarından tutup sürükleyerek çıkardılar. "Bırakın onu o*** çocukları!" diye bağırdım. Sonucu da beklenmedik olmadı, eşkiyalardan biri kafamı tekmeledi. Sarsıldım, afalladım. "Onları ne yapsak?" dedi kadın bir eşkiya. "Bence ikisini de şuracıkta doğrayalım!" diye cevap verdi içlerinden en iri olanı. Orta boylu bir eşkiya öne çıktı. "Bu pek güzel bir fikir değil. Şunlara bir baksana, Zengin çocuğu bunlar, ellerinde en ufak bir paralanma yok. Bence ailelerinden fidye isteyebiliriz. Onları şefe götürelim derim." Hepsi bu fikri beğendi ve onayladı. İçlerinden sadece en iri olanı buna sevinmiş görünmüyordu. Bizi, kafalarımıza çuval geçirip, kurak tepelerin arasından ilerleyerek kamplarına götürdüler. Kampları, ufak bir açıklık ve bu açıklığa bakan birkaç mağaradan oluşuyordu. Ceplerimizi boşaltıp bizi açıklığa çakılmış iki ayrı direğe bağladılar. Orada çok sayıda eşkiya vardı, hepsi de birbirinden fena görünüyordu. Kimi oklarını tamir ediyor, kimiyse palasını biliyordu. Mağaraların birinden, belden yukarısı çıplak, vücudu kılıç yaralarıyla ve rünlü dövmelerle kaplı, oldukça yapılı biri çıktı. Dövmelerindeki rünleri daha önce hiç görmemiştim. Çekik gözlüydü, kafasının yan taraflarını kazımış ve geriye kalan saçını da at kuyruğu yapmıştı. Omzunda bir şahin duruyordu. Bir Variag olmalıydı, Khand ülkesinden gelen insanlardan. Ağır adımlarla bize doğru yürüdü. Ona, "Şef" diye hitab etti bizi kaçıran eşkiyalardan biri. Bizle ne yapacaklarıyla ilgili fikirlerini onla paylaştılar. Cevap vermedi. Bana yaklaştı ve çenemin iki tarafından kavrayıp kafamı kaldırdı, gözlerimin içine baktı. Korkuyordum. Sonra beni bırakıp Silda'ya yaklaştı, aynını ona da yaptı. Silda ağlıyordu. Arkasını döndü ve çıktığı mağaraya doğru yöneldi. "Yapın." dedi ve mağaranın içinde kayboldu. Sol gözüme kan akınca kaşımın yarılmış olduğunu fark ettim, yediğim yumruktan olmalıydı. Kendime kızgındım, hiç bir bilgim olmayan bu diyara gelip Kendimi ve Silda'mı tehlikeye atmıştım. O ağlamaya devam ediyordu. Ona kurtulacağımızı söyleyip teselli etmeye çalıştım. Etrafımı incelemeye koyuldum. Açıklığı çeviren tepelere konuşlanmış gözcüler vardı, yaylarının kirişlerine takılı oklarla sürekli hazırda bekliyorlardı. Açıklığa gelen üç farklı yol vardı ve her birinin önünde kumlara gömülmüş kazıklar gizliydi. Kampta ateş yanıyordu, ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu ateşlerden duman yükselmiyordu, yakacak olarak bir çeşit ağaç kabuğu kullanıyorlardı, sanırım sebebi buydu. Akşama doğru eşkiyalardan biri gelip ağzımıza ekmek tıkıp su içirdi ve gitti. Karanlık basıp herkes mağaralara çekildiği, gecenin ilerlediği bir vakit, bir sese uyandım. O iri yarı eşkiya geldi ve Silda'nın ağzını bağlayıp bana yaklaştı. Korkudan titriyordum. Önce beni bir güzel yumrukladı, ağzım, burnum kan içinde kaldı. Bunu yapmaktan besbelli zevk alıyordu. Sonra belinden hançerini çıkardı ve gömleğimin düğmelerini kesti ve iki yana ayırdı. "Yapma!" diye bağıracakken bir yumruk daha yedim. Ses çıkaracak olursam boğazımı keseceğini söyledi. Hançeriyle göğsümü ve karnımı çizdi, bağırmamak için kendimi zor tutuyordum, soluklanmama izin vermeden kesmeye devam ediyordu. Artık kendimi tutamıyordum, tam feryat figan bağaracaktım ki, tepedeki gözcüler kafalarına saplanmış oklarla açıklığa yuvarlandılar, Eşkiya etrafına baktı ve bağırarak tüm kampı ayağa kaldırdı. Bundan hemen sonra bir süvari birliği kampa daldı ve önlerine kattıkları herkesi doğramaya başladı. O eşkiya tam benim boğazımı kesecekti ki, yanından geçen bir süvari onun kellesini uçurdu. Tam bir can pazarıydı, süvariler eşkiyaları atlarının ayakları altında çiğniyor, atlarından kaçabilenleri ise kılıçlarıyla biçiyorlardı. Bunlar olup biterken, Variag mağarasından çıktı ve geniş ağızlı, uzun ve eğri palasıyla, kendisine gelmekte olan bir süvarinin atının bacaklarını kesti. At yuvarlandı ve süvariyi altında bıraktı. Variag hemen yanından geçmekte olan başka bir atlının üzerine sıçradı, tek adımda atın eğerine çıktı ve palasını süvariye saplayıp onu ayağıyla atın üzerinden itti. Atın eğerine geçti ve açıklıkta dönerek önüne çıkan tüm süvarileri bir bir yere serdi. Bu sırada eşkiyalar toparlanmayı başardılar ve hat oluşturdular. Onlar tam süvarilere ölümcül bir hücuma geçecekken, şeflerinin göğsüne üç tane ok saplandı, Variag önce palasını elinden düşürdü, sonra da kendisi attan düştü. Ama okların gelişi kesilmedi, eşkiyalar ok yağmuruna tutuldular ve yağmura yakalanmış kuru ekinler gibi düştüler. Kimi bağrına yedi oku, kimiyse karnına. Son eşkiya da düşerken, tan yeri ağarmaktaydı. Bu süvariler Baron'a bağlı birliklerdi, sevinsem mi, üzülsem mi, bilemedim. Yaralarımı sardılar ve bizi doğruca Amon Eithel'e götürdüler.
Amon Eithel'e varınca beni doğruca zindana attılar, davam ertesi sabah, halkın gözü önünde görülecekti. Bir otoriteye bağlı olan adalet, her zaman güçlü olanı haklı çıkarır. Bunun aksi, neredese hiç görülmemiş bir olaydır. Bana verecekleri cezayı düşündüm, Aklıma türlü türlü şeyler geliyordu. Ancak Baron, olası en ağır cezayı almamı sağlamak için elinden geleni yapacaktı. Babamı dinlemiş olmayı diledim. Ancak söylenen hiçbir söz ağza geri girmediği gibi, yapılan hiçbir şey de geri alınamaz. Sabaha kadar olan vaktimin tamamını Kesht'e, adaleti için dua ederek harcadım. Ertesi sabah, el ve ayak bileklerim zincirli halde, azılı bir suçlu gibi mahkemeye çıkarıldım. Kendilerine göre haklılardı, Baron'un gelinine göz koymak gerçekten çok cürretkarca bir hareketti. Dava açık havada görülecekti. İzlemek için gelen kalabalıkta göz gezdirdim. İnsanlar bana bakıp aralarında fısıltıyla konuşuyorlardı. Fısıltılar arttıkça insanlar aralarında daha yüksek sesle konuşmaya başladı, en sonunda büyük bir uğultu ve laf kalabağı oluşturdu. Oluşan gürültü, jürinin gelişiyle kesildi. Tanıklar ve jüri üyeleri yerlerini aldı. Jüri üç kişiden oluşuyordu, Baron'un kendisi, Yargıç ve Başrahip. Yargıç söze başladı. "Hakkında söylediklerimi tasdik etmeni istiyorum. Öncelikle, adın Jarvus, Largus ve Desyrs'in tek oğlusun." "Öyleyim." "Yaşın yirmi bir." "Öyle." "Güzel. Öyleyse şimdi de sorularıma cevap ver delikanlı. Baron'un gelin adayı, Brokk kızı Silda'yı kaçırmakla suçlanıyorsun. Bunun yanında onu kaçırıp tehlike içine sokarak, canına da kast etmiş bulunuyorsun. Suçunu kabul ediyor musun?" Bir an düşündüm, 'beraber kaçtık' diyebilirdim, bu beklenmedik bir cevap olabilirdi, cezam da hafifleyebilirdi, ancak diğer bir yandan da bu hareketi Silda'yı tehlikeye atardı, bunu göze alamadım. Ama öbür türlü, suçumu itiraf edecek olursam da, en ağır şekilde cezalandırılacağımdan hiç şüphe duymuyordum. Aklıma kurnazca fikirler vermesi için Khäz-gramaze'ye içimden dua ettim. "Hayır, böyle bir suçu işlediğimi kabul etmiyorum. Brokk kızı Silda'yı ben kaçırmadım." Baron'un yüzünde kibir dolu bir ifade vardı, sanki 'ne diyebilirsin ki?' dercesine bakıyordu bana. Yargıç doğruldu. "Peki söyle bakalım, Largus oğlu Jarvus, öyleyse onu kim kaçırdı?" Kendimden emin bir şekilde karşılık verdim. "Tabi ki de Emyn Laer'i mesken edinen eşkiyalar. Onun Baron hazretlerinin oğlu ile nikah kıyacağını duymuş olmalılar ki fidye için onu kaçırdılar." Yargıç bana birkaç saniye, sözlerimi tartarcasına baktı. Ama sonraki soruyu Baron sordu. "Ya sen orada ne arıyordun?" Pek de beklenmedik bir soru değildi bu. "Ben onu kurtarmak için peşlerinden gittim, Baron hazretleri. Sizlerin gelinini kurtaracak olursam bunu en güzel şekilde mukafatlandıracağınızı düşünmüştüm çünkü." Yalan bir yılan gibiydi, eğer başı delikten çıktıysa, onu uzunca bir kuyruk da takip ederdi. Ancak yılanın kuyruğu sonsuza dek uzamadığı gibi, yalanlar da bir yerden sonra tükenir. Böyle der gecenin yılan tanrısı Khäz-gramaze'nin öğretileri. "Öyleyse şuna da cevap ver: Hava karardıktan sonra kapılar kapatıldıysa ve gelinim Brokk kızı Silda gece vakti kaçırıldıysa, nasıl oluyor da senin, senden tam sekiz blok ötede oturan gelinimin kaçırdığından haberin oluyor, onu nereye götüreceklerini önceden tahmin edebiliyor ve duvarları aşıp peşlerine takılabiliyorsun?" Bu soruların hiçbirine cevap veremedim tabi ki. Yargıç da beni ömür boyu sürgüne mahkum etti. Harondor'a bir dahaki gelişim, yargısız infaz ile sonuçlanacaktı. Silda ve Baron'un oğlu evlendiler elbet, ama kimse Silda'nın benim çocuğuma gebe olduğunu bilmeyecekti. Kendi eşyalarımdan arda kalanları toplamama izin verildi. Baron'un askerleri beni Güney Ithilien sınır köprüsü olan Poros Geçidi'ne kadar kelepçeli olarak götürdüler. Köprünün ortasında ellerim çözüldü ve o günden sonra doğup büyüdüğüm topraklara bir daha adımımı atmadım.
Poros Geçidi'nin kuzey kıyısında kalan Tir Ethraid isimli bir köyde bir süre birkaç kuruş kazanmak için hamallık yaptım. Sonra oradan ayrılıp kuzeybatıya, Pelargir şehrine gittim. Burası Gondor'un en büyük ve en önemli liman kentlerinden biriydi, sürüyle de hırsıza ev sahipliği yapıyordu tabi. Ithilien'e göre, Anduin nehrinin karşı tarafında kaldığı için kayıkla geçiş sağlanıyordu. Şehir, Celos nehriyle ikiye bölünmüş vaziyetteydi, büyük ve eski olan tarafı Lossarnach eyaletinde, uzun yıllar önce bir köy olan ve daha sonra gelişerek Pelargir ile birleşen tarafı ise Lebennin eyaletinde bulunuyordu. Burada da fazla kalmadım ve Lebennin topraklarında, bir hafta boyunca yoluma devam ettim. Yolum demişken, aslında belli bir yere gitmiyordum, amaçsızca, dümenimi kaybetmişçesine, bir işaret alana kadar ilerledim. Pelargir'den çıkıp batı yolunu takip ettim. Köprüyle Gilrain nehrini aştıktan sonra batıya devam edip Yorktown kentinde konakladım. Yorktown, orta büyüklükte bir şehirdir. Sırtı Dor-en-Ernil dağlarına yaslanmış, çevresi su kanalıyla çevrilmiş, şirin bir kent. Yönetici, Yornshire ailesidir. Handa bir gece kalıp yıkandıktan sonra tekrar yola çıktım ve kuzey yolunu izledim. Karşıma serilmiş olan Ered Nimaris dağları, beni yolculuğum boyunca büyüledi durdu, beni kendilerine çekiyorlardı sanki. Beş gün sonra Belfalas eyaleti, Ringlo nehrinin yoluma çıkmasıyla arkamda kaldı. Köprüyü geçtim ve o güzel kent Calembel'e vardım. Lamedon eyaletine bağlıdır. Bu şehrin Valisi, Gondor'un Andarion hanedanından sonra en güçlü ailesi olan Rothshieldlardan Kevan'dı. Onun iyi bir adam olduğunu söylemeliyim. Şehrin hemen dışında büyük bir panayır süregelmekteydi. Çeşit çeşit renklerde bir sürü çadır kurulmuş, cambazlar ve hokkabazlar gelmişti. Bense bunlarla hiç ilgilenmeden ana kapıdan şehre girdim. Her tarafa, Gondor'un siyah-beyaz ve Rothshieldların sarı-kırmızı flamaları asılmıştı. Sokaklarının zeminine taş döşenmiş, yol kenarlarına rengarenk çiçekler ekilmişti. Zengin bir halkı vardı Calembel'in. Sokaktaki herkes oldukça süslü giyiniyordu. Benim toz toprak içindeki kıyafetlerimi görmenin onları rahatsız ettiği her hallerinden belliydi. Hanın yerini sordum ve doğruca oraya gittim.
Hana girdiğim gibi suratıma bir şarap ve bira yeli çarptı. İçeride türlü türlü insanlar vardı; beli bükük salya sümük ayyaşlar, yolcular, gezginler,  içme yarışına girişen paralı askerler ve pelerinlere sarınmış tekinsiz tipler. Bara doğru yürüdüm, daha varmadan hancı iki elini yana açarak "Malesef barınacak yer kalmadı delikanlı!" dedi, "Panayır için şehre gelenler bütün hanları ağzına kadar doldurdu." diye de ekledi. Etrafıma şöyle bir bakındım, gözüme köşede kalan ufak bir masa ve sandalye çarptı. Orayı işaret ederek ne kadar istediğini sordum. "Gün aşırı kalacaksan iki Castar, akşam yemeği dahil." dedi. Çantamın içinden çıkarıp tezgahın üzerine koydum ve masaya yerleştim. Günler süren yolculuk her tarafımı ağrı ve sızı içinde bırakmıştı. Çantamı kenara koydum ve masada yemek için yer açtım. Kısa bir süre sonra hancı bir tabak içinde tavuk eti, ekmek ve biraz bira getirdi. Yemeğimi afiyetle yedikten sonra çantamdan, Amon Eithel'den ayrılırken aldığım kalın kitaplardan birini çıkardım. 'Gondor'un Yılanları ve Panzehir Eldesi' gelirken yolda birçok zehirli yılan görmüştüm, bunu okumak akıllıca olabilirdi diye düşündüm. Yılan nasıl yakalanır? Zehri nasıl elde edilir? Hangi yılanın zehri ne kadar etkilidir? Ben kitaba dalmışken vakit iyice ilerledi, handaki homurdanmalar ve hareketlilik iyice azaldı. Kitap okumayı bırakıp kestirmeye karar verdiğim sırada, oturduğum masanın başına pelerinlere sarınmış heriflerden biri geldi ve oturmak için izin istedi. Tereddüt ettim, böyle birinden arkadaşça bir hareket beklemiyordum. Ama reddetmek de pek iyi bir seçenek olamazdı, izin verdim. Kapşonunun altından mum ateşini yansıtan gözleri seçilebiliyordu. Uzamış sakalının arasında tek tek ağarmış teller bulunuyordu. Masanın üzerine koyduğu sağ elinin işaret parmağında 'C' harfi işlemeli kızıl bir yüzük vardı. Bana nereden geldiğimi, nereye gittiğimi, ne tür işlerle uğraştığımı sordu. Önce kendimi ismen tanıttım, ona Harondor'dan geldiğimi ve belli bir istikametim olmadığını söyledim. Okur-yazar olduğumu, Amon Eithel Akademisi'nde eğitim gördüğümü anlattım ona. Sonra ben de karşılığında ondan kendini tanıtmasını istedim. Kapşonunu arkaya attı ve yüzünü gösterdi. Kalın ve dikilmiş kaşları, alnında ve göz altlarında kırışıklıkları, omuzlarına uzanan arkaya doğru taranmış dalgalı, kestane rengi saçları vardı. Adının Sgith olduğunu söyledi. Uğraştığı işi sorduğumda ise ilginç bir cevap verdi. "Benim işim, gücüm, yolunu kaybetmişlere, gidecek yeri olmayanlara, veya yeni bir gaye arayanlara bir yol göstermektir. Onlara, hayatlarına bir anlam katma şansı vermek. Ve sen, genç adam, bu tarife harfi harfine uyuyorsun." Adamın söyledikleri hem de ilgimi çekmiş, hem de biraz korkutmuştu. Sandalyede doğruldum ve kafamı adama yaklaştırdım. "Nasıl bir yol bu?" diye sordum. Adam gülümsedi. Kızıl Sefer'i bilip bilmediğimi sordu. Açıkçası o ana kadar hakkında hiçbir şey duymamıştım. Anlatmasını istedim. "Tarihin başlangıcından beri, krallar ve krallıklar birbirini kemirip durmuş, insanın açgözlülüğünün ve vurdumduymazlığının bir sınırı olmadığını tekrar tekrar kanıtlamışlardır. Kendilerine 'diyarın koruyucusu', 'adaletin feneri' gibi sembolik isimler takarak hem de. Sözde fethettikleri topraklara güya adalet getireceklerini söyler dururlar, ancak hepsi eninde sonunda kurtçuklara yem olmuştur, arkalarında kan, kaos ve yıkım bırakarak. Hiçbiri yüzünü kuzeye çevirip gerçek düşmanı göremedi, belki de hiç göremeyecek. Kuzey nasıl bir yer bilir misin delikanlı? Sonsuza dek karla kaplı toprakları, okuduğun kitaplar ne kadar iyi anlatabilir? Orada bulundum evlat, ve burada bulunan insanların ancak masalda olur diyeceği şeylere tanıklık ettim. Ölülerin ayaklandığını, etsiz kemiklerin hareket ettiğini gördüm. Biz onlara göğüs gerenleriz, onlara karşı savaşan, özgür halkları onlara karşı koruyanlarız. Bizler Orta-Dünya'nın hakiki koruyucularıyız. Biz, Kızıl Sefer'iz.". Adamın anlattıkları karşısında hayretler içinde kalmıştım. İnanılır gibi gelmiyordu, ancak adamın bakışları ve gözlerindeki kasvet izleri, beni ister istemez ona inanmaya zorluyordu. "Okur-yazar olduğun için, gönüllü savaşçı olmak yerine Sefer'de kalıcı bir yer bile edinebilirsin. Tabi bunun mümkün olması için Crusader yemini etmen gerekiyor. Yeminin ne demek olduğunu bilir misin?" Adam birdenbire kalktı. "Sana düşünmek için süre tanımalıyım belki de. Yarın buradan ayrılıyoruz, eğer gelmeye karar kılarsan, şafakta şehrin doğu çıkışında beni bul." dedi, kafamı salladım. Sonra handan çıkıp gitti. Adamın dediklerini düşündüm. Gençtim, uzun bir ömrüm olabilirdi, bu yola girmemek için her türlü sebebe sahiptim. Çok geçmeden sızıp uykuya daldım.
Şafak sökmeden doğu kapısında hazır oldum. Onun peşinden gitmeye karar vermiştim, içimden bir ses, aradığım şeyi bulduğumu fısıldamıştı sanki bana. Bir süre sonra Sgith çıkageldi, beni görünce gülümsedi. "Oo Jarvus, bakıyorum verdiğin kararda oldukça eminsin, seni bu kadar erken beklemiyordum. Hadi gel, ne kadar erken hareket edersek o kadar iyidir." Beni üstü çadır şeklinde bir at arabasına götürdü,  çadırın üzerine siyah ve kızıl renkli bir flama işlenmişti. Gün doğumuyla doğuya doğru yola çıktık. Ben ve Sgith dışında iki adam daha vardı, benle yolculuk süresince tek kelime konuşmadılar, ben de onlarla konuşmaya kalkmadım. Sgith, kuzeye gidecek olan Gondorlu gönüllülerin Osgilliath'dan yola çıkacağını, beni oraya zamanında yetiştiremezlerse de Rohanlı gönüllülerle gideceğimi söyledi. Rohanlılarla gitmek istemiyordum, onları kaba saba insanlar olarak görüyordum. Ancak Osgilliath'a vardığımızda Gondorlu gönüllülerin üç hafta önce yola çıktığını öğrendik, bahtıma Rohanlılar kalmıştı. Osgilliath'da konaklarken, onlara Kızıl Sefer hakkında sorular sorduğumda, yemin etmeden benle hiçbir bilgi paylaşamayacaklarını söylediler. Ben de onlara yemin etmeye hazır olduğumu söyledim. Bunun üzerine kafama çuval geçirip beni Osgilliath sokakları arasında labirent gibi karmakarışık bir yere götürdüler. Bir yerde durduk, bir taşın sürüklendiğini duydum, Sgith omuzlarımdan tutarak beni bir yere doğru yönlendirdi ve hep beraber yer altında bir yere girdik. Tünellerde bir süre ilerledikten sonra kafamdaki çuval çıkarıldı. Duvarların dört bir yanına asılmış meşalelerle aydınlatılan bir oradaydık, ortada uzun bir masa, masanın iki yanında ve başında sandalyeler vardı, en baştaki sandalyenin arkasındaki duvarda da Siyah taban üzerine kırmızı şeritli Kızıl Sefer sancağı asılıydı. Kızıl Sefer sancağının nasıl göründüğünü daha iyi açıklamak isterdim, ancak tarifini yapmak teknik açıdan pek kolay değil. Masanın başında, üzerinde 'C' harfi işlenmiş, kızıl-beyaz renkli zırh giyen bir adam oturuyordu. Çuval kafamdan çıkarılınca oturduğu yerde doğruldu. Sgith o adama benden ve yemin etmek istememden bahsetti. Adam bir süre bana baktı ve bana hakkımdaki her şeyi yalan söylemeden anlatmamı söyledi. Anlattım. Bazı kısımları çarpıtmaya kalktım, ama o nasıl yaptıysa bunu farketti. Beni dinlerken, bir yandan masada duran defterciğe tüy ve mürekkeple bir şeyler yazıyordu. Ben anlatmayı bitirdigimde, yazı yazdığı her sayfaya damga ve imza attı ve defteri kapattı. Sonra masadan kalktı ve önüme geldi, kılıcını çekti ve keskin ucunu yere dayadı. Benden diz çökmemi ve dediklerini tekrarlamamı istedi. Ben de diz çöktüm ve yeminimi ettim. Bu yeminin kutsallığından dolayı burada yer vermeyeceğim. Kılıcını önce sağ ve sol omzuma, sonra da başımın üzerine koydu ve "Öyleyse ben Paladin Hulrid Ceaser, seni Crusader ilan ediyorum, Kızıl Sefer'e yolun açık olsun. Aramıza hoş geldin kardeş." dedi ve bugün hala yanımdan ayırmadığım o defterciği bana verdi. Bu benim Kızıl Sefer içindeki kimliğimdi. Paladin, Sgith'e beni Westlake şehrine götürmesini söyledi, benim hakkımda, kuzeye gidecek bir mektup yazdı ve onu da Sgith'e emanet etti. Ertesi gün Osgilliath'dan ayrıldık ve kuzeybatı yönündeki yola girdik. Yol, ak hisar Minas Tirith'in yakınlarından geçiyordu, onu ilk defa o zaman görmüştüm, rüya gibi bir manzaraydı. Yol boyunca, Kızıl Sefer hakkında aklıma gelen her şeyi sormuştum, Sgith'in yanındaki iki adam da benle konuşmaya başladı, ancak yemin etmiş olmama rağmen, hala fazla şey söylemiyorlardı. Çok geçmeden, bunun Kızıl Sefer üyelerinin genelinde bulunan bir özellik olduğunu anladım. Beş günlük yoldan sonra, sonunda Gondor'un Rohan sınırı olan Hadrian Duvarı görüş mesafemize girdi. Gün sonundaysa, duvarın öteki tarafına tek geçiş olan Beyaz Kale'ye vardık. Burada da bir gün konakladık, atların nalları değişti ve erzak alındı. Sabah erkenden Rohan topraklarına ayak bastık ve kuzeybatı yönünde yolumuza devam ettik.


Last edited by Himfea Gaur on 2016-10-28, 00:48; edited 1 time in total
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-27, 15:33



Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Sir BushWookie

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-27, 22:36

OOC: 'My father was a merchant Haradrim', 'My mother was Gondor,'

Forgive my lack of knowledge, but are you talking about Lord of the Rings?

I saw Rohan! This is Lord of the Rings isn't it?
Back to top Go down
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:32

Indeed, it is a story that I have written in Tolkien's Middle-Earth. It was a role-playing character, and the text you see above is just a part of the story before the beginning of IC events.
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Sir BushWookie

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:36

OOC: Cool!!
Unfortunately I can't read Turkish so I don't understand much (but that is where google comes in handy!)
But the little I have translated seems quite good!
Back to top Go down
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:36

Rohan steplerinde ilerlerken çalıların aralarına yuvalanmış Ağustos böcekleri, şarkılarıyla bizlere eşlik etti durdu. Bir haftalık yolun sonunda, Rohan'ın baş kenti Edoras'a vardık. Şehir yüksekçe bir tepenin üzerine kurulmuştu, surları temelde odun ve keresteden olsa da, çok uzak olmayan bir zamanda taş tuğlalar ile geliştirilmişti. Sarı ve Yeşil renkli Rohan sancaklarını millerce öteden seçebilirdiniz. Burada bir gün konakladık, Ben handa yatağa uzanıp yolun yorgunluğunu atmaya çalışırken onlar dışarıda Sefer ile ilgili işlerine baktılar. Ertesi sabah oradan ayrılırken, yanımıza yirmisinden kırkına kadar bir düzine Rohanlı katıldı. Yine kuzeybatı yönünde ilerlemeye devam ettik, Karsuyu nehrini köprüyle geçtik ve beş günlük yolun sonunda Batıgöl şehrine vardık. Alçak duvarlara sahip olan şehir bir gölün çevresine kuruluydu, ismini nereden aldığı bariz ortada. Dikkatimi çekti ki, bu şehirde Rothshield ailesinin oldukça fazla toprağı ve nüfuz alanı vardı, onlarca villa ve koca bir pazarın mülkiyetini ele geçirmişlerdi. Gelir gelmez Sgith ve yanındaki iki adam, orada bulunan bir Kızıl Sefer yetkilisiyle konuştular, Sgith benle vedalaştı ve at arabasına binip iki adamıyla batı yoluna düştü. Ertesi sabah, Sgith'in konuştuğu Sefer yetkilisi öncülüğünde, yaklaşık beş düzine daha Rohanlı ile beraber yaya olarak doğuya doğru yola çıktık, bazı Rohanlılar ise atlarıyla yola çıkmışlardı. Entsuyu nehrine kadar dört, oradan sonra da üç günlük yolun ardından, gün sonunda da Batıkale'ye vardık. Kapıların üzerinde Lightsword sancakları dalgalanıyordu, Kızıl Sefer hayatımda bana en çok yardımı dokunan ailelerden biridir Lightsword ailesi. Burada henüz fazla kentleşme yoktu, üstelik üzerinden pek vakit geçmemiş bir kuşatmanın izleri de benim gibi tecrübesiz biri tarafından bile rahatlıkla okunabiliyordu. Geceyi burada geçirdik ve ardından tekrar doğuya doğru yola çıktık, sayımız ise on düzineyi bulmuştu. Kuzey-kuzeydoğu yönünde bir hafta ilerdikten sonra Anduin nehrine ulaştık, buradan sonra da bir gün boyunca kuzeye doğru nehri takip ederek ilerledik. Yol bizi sonunda küçük bir liman köyüne getirdi, aslında limandan çok, nehre doğru uzanmış bir rampaydı bu sadece, Anduin'in doğu kıyısına ulaşmak için kurulmuştu. Her iki kıyıda da güzel birer han bulunuyordu. Sayımızın hanın alabileceğinin üzerinde olmasından dolayı Sefer yetkilisi bize çayırda kamp kurdurdu. Ertesi sabah erkenden kayıklara bindik, ancak hedefimiz karşı kıyı değil, Anduin'in en kuzeyiydi.
kıntıya karşı kürek çekiyorduk, ve nehir yatağı her geçen gün azar azar daraldığından da, akıntı gittikçe hızlanıyordu. Yine de yeterince yavaştı. Nehir boyu ilerlerken günde iki defa dinlenmek için, karanlık çöktüğünde de uyumak için kıyıya çıkıyorduk. Sefer yetkilileri hariç herkes, kürek çekmekten bitap halde kör kütük uyuyordu. Yolculuğun ya on altı, ya da on yedinci gününde kafile saldırıya uğradı. O sırada kürek çekmekteydik, karanlık henüz yeni yeni çöküyordu. İki yüksek tepenin arasından geçiyorduk, bu yüzden gün ışığı artık bizimle değildi. Etrafı huzursuz bir sessizlik kapladı, kuşlar olacakları sezmişçesine bölgeden uzaklaşıyordu. Gönüllüler, donuk ve endişe dolu bakışlarla ağaçları gözetliyordu. Sessizliği ardı ardına çıkan su şıpırtıları bozdu, düşman altımızdaydı. Orklar sudan fırlayıp, yakaladıkları Rohanlıları kayıktan atarak onları boğuyordu. Görünen oydu ki, bir süredir kayıkların altında bizimle birlikte seyretmekteydiler, nefes alabilmek için de ağızlarına kamış tutuşturmuşlardı. Talihsizce ilk hedef olan bir çok Rohanlı yaşamını yitirdi. Ama diğerleri uzun süre şaşkın kalmadı, ya kılıçlarla ya da ellerindeki küreklerle sudaki Orkları hakladılar. Sefer yetkilileri karaya çıkılması emrini verdi. Ancak henüz kayıklar kıyıya çekilirken, ağaçların arasında saklanan Orklar açığa çıktılar ve kayıklara hücum ettiler bu saldırı her ne kadar etkili olsa da, sayıca üstündük ve kısa sürede saldıran bütün Orklar devrildi. Bu olay üzerine Sefer yetkilileri, bölgeden çıkana kadar bir grup kürek çekerken, başka iki grubun da nehrin iki yanında yaya olarak ilerlemesine karar verdiler. Bundan başka bir olay da yaşanmadı.
İlk başlarda fazla hissedilmese de, hedefimize yaklaştıkça hava soğudu, terleten boğucu hava yerini ısıran rüzgarlara bıraktı. Yaklaşık kırk gün sonra, Langwell Nehrinin Anduin'de karıştığı yerde kıyıya çıktık ve kuzeye yaya ilerlemeye başladık. Burada artık topraklar kıraçlaşmaya, soğuk da dayanılır sınırı geçmeye başladı. Bir günlük yol sonu, Kızıl Sefer karakoluna ulaştık.

Karakol, kalitesizce kesilmiş büyük taş tuğlalardan yapılmış bir duvarla çevriliydi. Etrafında tuhaf görünümlü tümsekler vardı, yakından bakınca ise bunların yakılmış insan cesetleri olduğunu anladım, midemde ne varsa o anda hepsini kusmuştum. Karakolun girişi güneye bakıyordu. Ağaç kütüklerinden derme çatma barikatlar yerleştirilmişti, bu barikatların biraz ilerisindeyse kapı hizasında taştan inşa edilmiş iki gözetleme kulesi bulunuyordu. Karakolun içinde ise, dağınık bir biçimde konumlandırılmış, biri çatı katı olmak üzere iki katlı binalar görülüyordu. Bunlardan bazıları depo, bazıları koğuş, bazılarıysa sadece yüksek rütbeli kızıl sefer üyelerinin girebildiği, hangi amaca hizmet ettiklerini onlardan başka kimsenin bilmediği, pencereleri mühürlü, kapıları kilitli binalardı. Ne kadar merak edip sorsam da kimseden net bir cevap alamadım.


Last edited by Himfea Gaur on 2016-10-28, 00:48; edited 1 time in total
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:40

Thanks!

Well, if I finish the IC story, then maybe I can begin translating it into English.

But I dunno when that may happen. I have too many things to do.

By the way, check out the Warhammer 40 ish forum, I have posted lore information about my Punisher guys for the first time.
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Sir BushWookie

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:51

Good luck either way!!

And I shall check it out momentarily.
Back to top Go down
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-10-28, 00:52

Alright
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Himfea Gaur

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-12-24, 03:17

Spoiler:
 
Back to top Go down
https://www.youtube.com/channel/UCh3lkOLTb0ZHIFnXv7cJ0VQ
Marha

avatar


PostSubject: Re: Nothing to see here   2016-12-24, 21:16

It looks very nice.
Back to top Go down
Sponsored content




PostSubject: Re: Nothing to see here   

Back to top Go down
 
Nothing to see here
View previous topic View next topic Back to top 
Page 1 of 1

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
Warhammer Gaming Rejects RP community :: Non-RP stuff :: Discoussions, arguments, announcements of arrival, etc. because I'm too lazy to look for people in every single topic...-
Jump to: